sami guzel

Kıştı ve Üşümüştük

1Kasım
Kıştı ve Üşümüştük

Kıştı ve üşümüştük. Evden dışarı, battaniyelere ve birbirimize sıkıca sarınarak çıktık..

O gün akşamüzeri işten eve gelirken, sokağın başına gelince durakladım. Bizim evin olduğu sokak, bize babalarımızdan mirastır. Hepsi gençken birleşmiş, karşılıklı evler yaparak araya bu sokağı yerleştirmişler. Sokağın kenarları, boydan boya ağaçlarla kaplıdır. O zamanlar gencecik olan fidanlar, şimdilerde onlarca metre yüksekliğinde otuz beş, kırk senelik ağaçlar haline gelmiş. Manzara gerçekten görülmeye değerdi. Hafifçe yağan kar, yolun ortasını beyaza boyamıştı. Yolun kenarları, yani ağaçların altı ise sarı ve kahverengi yapraklar ile doluydu. Kar yağdıkça, hazırlıksız yakalanan ağaçlar yapraklarını büyük bir süratle yere bırakıyordu. Bir müddet bu harika tabloyu izledikten sonra sokağa daldım ve evimize doğru yürüdüm.

Dış kapının kilidini biraz zor açtım. Anlaşılan hava iyice soğumadan kilidi biraz düzeltmem gerekecekti. Bahçeye girer girmez, Tinton Hanım, koşarak üzerime geldi ve kucağıma atladı. Belli ki eve girememiş, aniden bastıran karla birlikte üşümüştü kedimiz. Onu göğsüme, paltomla yeleğimin arasına yerleştirdim ve eve doğru yürümeye başladım. Bahçe duvarları bembeyaz olmuştu. Onları böylesine beyaz görmeye hiç alışık değildim. Yaz boyunca üzerini saran hanım elleri ve sırnaşık yeşilliklerle yemyeşil olan o yüksek duvarlar, beyaza boyanmış ve hanımeli yerine soğuk kokuyordu. Cebimdeki anahtarı çıkararak verandadan içeri girdim. Anahtarla kapıyı açtım. Nedense pek nadir zile basardım. Sanki anahtarla kapıyı açmak, zile basmaktan çok daha kolaymış gibi zile basmaktan üşenir ve ceplerimi sırayla karıştırır, anahtarı bulur, ardından kapının anahtarını seçer ve kapıyı büyük bir zevkle " ben geldim " diye seslenirdim.

Bizim hanım beni görünce şaşırdı. " Burnun yine kızarmış bey " diyerek takıldı. Burnumun kızarması, bizim evin soba kurma zamanının geldiğini gösterir. Gülümseyerek " Asım' a söyle, soba borularını bodrumdan çıkarsın da, biraz da kararalım o zaman " dedim.  Hanım, " Asım yok bey, bu akşam bir arkadaşının çetneviri varmış, sabaha kadar onlarla kalacakmış " dedi. Hemen suratım asıldı. Bütün iş yine üzerime kalmıştı. Asım büyük oğlumdu. Liseyi yeni bitirmiş, bir hastanede temizlik görevlisi olarak işe başlamıştı. Bu zamanda böyle iyi bir iş bulduğu için onu devamlı över, eş dost arasında özel bir hastanede çalıştığını anlatmaktan zevk duyardım. Hatta anlattığım zaman, hastanede ne iş yaptığını sormayanlar şüphesiz ki onu doktor sanırlardı ve keyfim daha da yerine gelirdi. İkinci ve küçük oğlum olan Mustafa ise, henüz 2,5 yaşındaydı. Asım' ın doğumundan sonra bizim hanımda bir sıkıntı baş göstermişti. Bir çocuğumuz daha olsun diye istememize rağmen, sonraki 3 hamileliğinde de düşük yapmış, bizde oldukça zor dönemler geçirmiştik. Mustafa' nın doğumu bu yüzden oldukça geç oldu. Hamileyken neredeyse altı, yedi ay boyunca yattı. O zamanlar sağ olan, rahmetli annem bakmıştı ona. Arada sırada, yalnızken yanıma gelir, o bereketli cüzdanını açar, şefkat dolu gözlerle bir miktar para çıkararak bana uzatır ve " Ahmedim, canım yavrum, kızım muza aşermiş. Usulca get, pazardan alıver de, gel " derdi. Annem, Fatma' yı çok severdi. Onlarınki belki de, eşi emsali bulunmaz bir gelin - kaynana ilişkisiydi. Biraz bunda bizim hanımın annesinin olmayışının da etkisi vardı. Neredeyse hiç tartıştıklarını görmemiştim, arada sırada Fatma' nın gençliğinin verdiği ateşle hiddetli sözler işitsede canım annem, hemen " ben biraz geçmiş kılayım " diyerek odasına çekilir ve seccadesini sererek, namaza dururdu. Hiç ağız dalaşına girmez, asla gelinini incitmeye kıyamazdı. Kan kanseri gelipte, annemi üç ay içerisinde bizden çekip götürdüğünde, Mustafa doğalı beş ay olmuştu. Onun gitmesiyle, bu kadar yalnız kalacağımı hiç tahmin etmemiştim..

Zaten zorlukla geçen yaşamımız, annemin gitmesiyle biraz daha zorlaşmıştı. Her zaman bize neşe veren, daima güçlü olmamızı öğütleyen ve benim dimdik ayakta durmamı sağlayan annemin olmaması, benim bir kaç organım eksikmiş gibi yaşamama neden olmuştu. Bu yaşımda olmama rağmen, bir sıkıntı geldiğinde başıma, hala onu arıyordum. Sanki beni tüm sıkıntılardan çekip kurtaracakmış, mezarından kalkıp " sabırlı ol evladım " diyecekmiş gibi, soluğu onun kabrinin başında alıyordum. Bir kaç hafta önce yine oradayken, koca yürekli, o güzel insanla, Mehmet Ali Abi ile karşılaşmıştım. Sıkıntımı sormuş, geçen seneden kalma sobamızın perişan olduğunu öğrenince, bize yeni bir soba alıvermişti. Allah, böyle insanlardan razı olsun. İkimizden başka kimsenin de bu olaydan haberi olmamış, aileme karşı yüzüm yere gelmemişti.

Üzerimi değiştikten sonra bodruma indim. Karanlıkların arasında kalmış soba borularını bularak dışarı çıkardım. Geçen sene boruları nasıl ayarladığım adım gibi aklımdaydı. Kolayca birleştirerek, bir kaç gün önceden yerine yerleştirdiğimiz sobamızın yanına götürdüm. Yarım saat kadar uğraşmamıza rağmen, bir türlü baca deliğine dek getirememiştim. Homurdanarak tekrar boruları söktüm. Ne yaparsam yapayım, bir dirsek eksik kalıyordu. Tekrar bodruma inip, aramama rağmen bulamadım. Çaresiz, soluğu yan komşumuzda aldım. Sağ olsun fazladan bir dirsekleri varmış, iki bir etmeden verdi. Heyecanla eve geldim ve saatlerce bir yapboz parçasını aradıktan sonra bulan birinin aldığı zevkle, dirseği yerine yerleştirdim. Böylece artık sobamızı yakmak için herşey hazırdı. Geçen hafta, maaşımın son artığıyla aldığım 50 kilo odun ve 150 kilo kömüre koştum. Kovaya güzelce yerleştirip, sobaya koydum ve biraz uğraşarak da olsa yaktım.

Oturma odamızı ısıtmamıza rağmen, yemeği orda yiyememiştik. Soba yakma konusunda uzman olmama rağmen, odayı biraz dumana boğmuştum. Yan odadaki soğukta titreyerek yemeklerimizi yedik. Ardından bir kahve içmek için sobanın olduğu odaya geçtim ve dumanın çıkması için açtığımız camları kapattım. Dışarıda kar yağarken, sıcak odada kahve içmek, hayatımdaki en büyük zevklerimden biriydi. Birazdan Fatma' da yanıma geldi ve ufak oğlumuz Mustafa' yı kucağıma verdi. Gözleri fıldır fıldır dönüyordu. Öyle tatlıydı ki oğlum, sanki dünyada daha tatlı başka bir çocuk yok gibi gelirdi bana. Herkesin yavrusu, kendisine sevimliydi işte. Ama Mustafa' da bambaşka haller vardı. Babamın ismini koyduğumuzdan olsa gerek, çok akıllıydı. Daha bu yaşında, herhangi bir şeyi yapma dediğimiz zaman kesinlikle bir daha yapmazdı. Sobaya yaklaşmaması gerektiğini bilir, biraz yakınına geldiğinde ise hemen döner annesiyle benim gözlerime bakardı. Açık kahverengi saçlarını biraz uzatmıştık. Boynunun arkasına kadar iniyordu. Yüzü de öylesine sevimliydi ki, çoğu kişi onu kız zannederdi.

Kahvelerimizi bitirdiğimizde hava iyice kötülemişti. Henüz kasım ayında olmamıza rağmen, sonbaharın tadını alamadan, aniden bastıran kar, fırtınaya çevirmişti. Dışarıda, rüzgâra karışan ufacık kar taneleri, büyük bir hızla sağa sola savruluyordu. Sanki hiç yere düşmüyorlarmış, sadece havada dans ediyor, durmaksızın gezip duruyorlardı. Son senelerde, hiç böylesine aniden soğuk bastırmamıştı. Bir günde havanın bu kadar soğuyacağını biri söylese, hayatta inanmazdım. Mehmet Ali Abi aklıma geldi ve içimden bir minnet duygusu daha geçti. Fatma' ya " Hanım, haydi yataklarımızı hazırla da yatalım. " diye seslendim. Saat belki çok geç değildi ama soba ateşini kaybetmeden yatıp uyumamız lazımdı. Malum, eldeki azıcık kömürümüzü ve odunumuzu hemen bitirirsek, koca kışı nasıl geçirirdik?

Bizim hanım yatak ve yorganları oturma odamızın ortasına serdi. Sonrada elini gidip sobaya yapıştırdı. Çamaşır yıkamanın ellerini nasıl mahvettiğinden, bu soğuklarda yara olan elleriyle çamaşırları nasıl yıkayacağından bahsetti durdu. Bir ara lafını keserek; " İstersen sana genç ve güzel bir yardımcı alalım hanım " dedim. Suratını ekşiterek, " olur, al hemen, ölüm fermanını imzalamış olursun böylece " dedi. Hiç böyle şakalara gelemezdi. Ben ise onun tek kızdığı nokta olan bu konuyu, sık sık gündeme getirir, takılır dururdum. Ne kadar kızarsa kızsın, benim hayatta ondan başka kimseyi sevemeyeceğimi adı gibi bilirdi.

Onsekiz senelik evlilik hayatımız boyunca ona daima sadık olmuştum. Oda hiç nazlanmadan, şikâyet etmeden benimle hayatıma ortak olmuştu. O narin ellerini hiç çekinmeden çamaşıra bulaşığa sokar, en zor şartlarda evin her işini yapardı. Ara sıra ellerinden şikayet etmesi ise, içinde bulunduğumuz durumdan hayıflanmaktan değil, benim ellerini beğenmememden korktuğu içindi. Işığı söndürüp, yere serdiğimiz şiltenin üzerine uzandık. Rahmetli annemden kalma, kalın yorganı iyice üzerimize çektik. Sobanın kenarında, benim yaptığım tahtadan oyuncak arabasını oynarken, uyuyup kalan yavrumuzu da aramıza alarak birbirimize iyi geceler diledik. Biraz yana dönüp, hanıma ve yavruma iyice sarıldım.

Tam uykuya dalacakken, Fatma' nın sesiyle irkildim. " Ahmet, paltona baktım bu akşam.. " dedi. Gerisini getirmemesine rağmen, ben ne diyeceğini anlamıştım. " Hayırlısı olsun be hanım, bir kumaş buluruz, sende içten yamarsın incelmiş yerlerini " dedim. Başka birşey demedi, sanırım uyumuştu. Paltomun incelmiş yerlerini düşünmeye başladım. Kumaşı bulsam bile belli olacaktı. Bunu çok önemsemezdim fakat büyük oğlum Asım 'ın önemseyeceğinden emindim. Sonra birden bir ses duydum. Uzaklarda, adını sanını bile duymadığım bir amcamdan bana miras kalmıştı. Şöyle böyle değil, epey miktar para kalmıştı. Oldukça güzel bir eve taşınıyorduk. Hatta gazetelere ilan vermeye başladım. Paltosu incelen insanları çağırıyordum, yeni palto hediye edecektim. Odunu, kömürü olmayanlara yardım edecektim. Kimse bizim gibi erkenden uyumaya zorlamayacaktı kendini. Sonra sol tarafımdan bir ses daha duydum. " Karın ve ufak oğlun, kanser oldular dedi. Hemde kan kanseri.. Annen gibi, onlarda ölecekler. " Sıkıntıyla olduğum yerde dönmeye başladım. " Hayır " diye bağırdım. Annemi kaybetmiştim, birde onlar olmadan yaşayamazdım. Boğazım sıkışmaya, başım dönmeye başlamıştı. Gözlerimi açacak gibi oldum, karımla, yavrum geldi aklıma. " Onları bırakmam " diye o pis sese doğru, adeta inledim. Sarıldım tekrar, yüreğimin en nadide köşelerine. Nereden gelmişti bu lanetli ses. Niye karım ve oğlumu kaybedecektim. Boğazım sıkıştıkça, yüreğim yanmaya başladı. Bu kâbus beni öylesine sarmıştı ki, adeta nefes alamaz duruma gelmiştim. Kendimi sıktım, sıktım ve bıraktım...

Sabah ferahlamıştım. Kıştı ve üşümüştük. Evden dışarı, battaniyelere sıkıca sarınarak çıktık. Bir kolumda karım, diğerinde ise yavrum vardı. Kilitlenmiştik, ayıramamışlardı. Gazeteler, sobadan zehirlenmemizden çok, bizi ayıramadıklarını yazmıştı..



yorum


guvenliresim Güvenlik Kodunu Giriniz
tavsiye


Bu yazıya henüz hiç yorum yapılmamış...

Arama


Anket
Aduket Nedir?
  • Ülke İsmi     %3
  • Ryu Hareketi     %80
  • Bir Meyve İsmi     %2
  • Oryuken Gibi Bişey     %7
  • 2000 Yapımı Film     %9
Linkler

RSS

Valid XHTML 1.0 Transitional

Valid CSS!

sami guzel
bill adama

kara thrace

number 6 ( caprica )