“ Yaşayan iki İstiklal Savaşı Gazisi’ nden biri olan olan Veysel Turan, 108 yaşında hayata gözlerini kapattı…”
Seni ilk defa, bundan on beş sene önce tanımıştım. Kenar bir mahallede, ev demek için üç beş şahit isteyen iki odalı, duvarları boydan boya küflenmiş bir viranenin tek odasında, koca gözlüklü eşin ile birlikte hayat mücadelesi veriyordun. Daha ilk karşılaşmamızda, bembeyaz sakalların, pırıl pırıl yüzün ve o tatlı gülümsemen ile seni kendi dedemin yerine koymuştum.
Yıllar geçtikçe ve ben büyüdükçe, sıkıntılarımda hep yanımda oldun. Ne zaman içim daralsa, kabıma sığamayacak gibi olsam ve niye yaşıyorum, sorusu aklıma gelse, mutlaka görüşürdük. 27 yıldır, felçli olarak, bir odada bin bir türlü sıkıntı içerisinde yaşamana rağmen, ben dâhil sana gelen herkese, hayatın ne güzel olduğunu ifade eder ve biz sıkıntımızı anlatmamamıza rağmen sen o sıkıntıyla alakalı bir hikâye anlatarak, yüreklerimizi açardın.
Her öykünde ayrı bir ders, hayata karşı duran ayrı bir manifesto vardı. Hani bir keresinde sizin karargâh içerisinde bit salgını olmuş. Aldığın emir üzerine, en yakın köye gitmiş ve bir at arabasının arkasına oda büyüklüğüne ütü makinesini yükleyip, düşmanın tuttuğu bir yoldan karargâha dönmüşün. Yolda sana atılan bombalar, bir sağına, bir soluna düşerken, aklına bir an olsun sevdiklerin, geride bıraktıkların gelmemiş ya… Ve ütüyü yetiştirip binlerce askerin hayatını kurtarmışsın. İşte biz o cesaretten çok uzaklardayız şimdi…
Neredeyse bizlerde, senin savaştığın yaşlardayız. Sen cephede aç ve susuz, elinde sopayla düşmana karşı savaşırken, biz senin uğruna savaştığın toprakları, sınırsızca savaştıklarına satıyoruz. Bilseydin acaba durumun buralara geleceğini, öldürdüğün İngiliz askerlerinin boynunda sarılı olan kanlı peynirleri yiyecek kadar zor şartlarda savaşır mıydın acaba? Bilseydin, dilimizi, kültürümüzü ve kendimizi bu kadar fütursuzca düşmana vereceğimizi; yine sürer miydin atını dörtnala, tüfekli düşmanın üzerine?
Hani bir defasında yakalanmıştın. Seni darağacına götürmüşler ve boynuna bir ilmik geçirmişlerdi. Tam, sen hayata elveda demek üzereyken, “Bir tek askerimi bile feda etmem” diye dağları inleten ve çevresindeki süvarilerle, uçarak gelen F.Çakmak, seni hayata döndürmüştü ya… Aradan geçen süre bir asıra yaklaşırken, biz birbirimizi değil bu kadar düşünmek, böcek gibi görüyoruz. Ya kırmızı ışıkta durdun diye silahı çekip, kurşunu veriyor ya da rakı sofralarından artan anlamsızlıkla otel önlerinde birbirimize kurşun yağdırıyoruz.
Hani, senin zor durumlarında, el birliği eden ve seni karşılıksız seven birkaç insan vardı. Kendi aralarında paralar toplayarak ev kiranı ödeyenler, kömürünü alanlar ve senden habersiz, güzel yüreklerinden kopan miktarlar ile senin sağlık ihtiyaçlarını karşılayanlar. Senden sonra, tek umudumuz o güzel insanların, halen var olduğudur. Her şeyimizi kaybettiğimiz şu günlerde, bu milletin içinden çıkma o koca yürekli evlatlar, gerektiğinde binlerce Koca Veysel olabileceğimizi, halen ölmediğimizi gösteriyor ve yarınlara olan umudumuzu tümden koparmamızı engelliyor.
Ey Veysel Dede, sen gittin, biz kaldık. 27 sene seni köhne bir odada yapayalnız unutan ve son dört beş yıldır sahip çıkan büyüklerimizi umarım affetmişindir. Gözlerinin görmediği zamanlarda bile, sesimi dahi duymadan geldiğimi fark ederek “Hoş geldin Sami” diyen kişilerden, senin de göçmenle birlikte artık kimse kalmadı. Güle güle, Veysel Dede… Mekânın cennet, yüreğin okyanuslardan bir demet olsun, ışığın bol olsun…
![]() |
![]() |
![]() |



